13 Kasım 2011 Pazar

Hiç Bir Şey Senden Eski Değil

   Sonra bir otobüse binersin. Otobüs senin kaçtığın şehre geri götürsün diye... Kuzu kuzu binersin o otobüse... Ayakların, geri çeker sanki seni... Beynin ise başka yere...
   Sonra bindiğin otobüs, gecenin bir saatinde mola verir. Otobüsün mola verdiği yerin hemen yakınında, sislere gömülmüş bir orman vardır. Bir an ormana doğru koşmak, içinde kaybolmak istersin. Ama yapmazsın... Otobüs yolcularını geri toplarken, sislere gömülmüş ormanda kalı düşlerin. Bir an kalbin çok acır. Bundan böyle hayatındaki her şeyin aynı olacağını düşünürsün.
   Çünkü nereye gidersen git, elbet bir gün dönersin. Gittiğin yerde seni kimse tanıyamaz; döndüğün yerde de ya eksik sevilmişsindir ya da yanlış... Bırak, bırak biraz daha uyusun içindeki yabancı. Şehre daha çok var...
Diyor Cezmi..

6 Kasım 2011 Pazar

Küçük Biz'i Çok Özledim

Bir günün geleceğini ve benim de 'Bizim zamanımızda..' diye başlayan cümleler kurabileceğimi hiç tahmin etmezdim ama, doğruyu söylemek gerekirse küçük bizi çok özledim. Dünyanın en şanslı küçükleriydik biz, şimdiki küçükler adına çok üzgün hissediyorum.

Bizim zamanımızda bayramlar muhteşemdi.

Bayramdan birkaç gün önce annemiz bizi elimizden tutar, bayramlık alışverişine çıkarırdı. Cicili bicili birer kıyafet alır, sonra heyecanla beklemeye başlardık. Acaba kendimizle yakın yaştaki kuzenlerimiz, yeğenlerimiz ne giyecek, acaba en güzel elbise benimki mi yoksa başkasının elbisesini kendiminkinden daha çok beğenecek miyim diye heyecanla beklemeye.

Biz beklerken, annelerimiz mutfağı mis gibi kokutmaya başlardı. Sarmalar mı sarılmazdı, börekler mi açılmazdı, ve mis gibi tatlılar. Bayram telaşıyla günlerce süren temizliğin steril kokusu mutfakta yoğunlaşan yemek kokularına karışır, değişik huzurlu bir atmosfer yaratırdı biz çocuklara. Huzurlu bir telaştı o, hatırlıyorum.

Ailemizin bayramlaşmaya gelen çocuklara vermek için aldığı çikolatalardan ve şekerlerden aşırırdık. Ben en çok içi vişne dolgulu olan yumuşak şekerlerden severdim, Yağmur için de ondan saklardım cebime hep. Cebimde ısınır, yavşar ve vıcığı çıkardı; o halde Yağmur'a uzatırdım. Bazen yarısını ısırır geri kalanını bana verirdi. Yarım şekerle mutlu olurduk tüm gün sonra. Hatırlıyorum.

Camın önünde dikilip kesilen hayvanlara bakarak 'Acaba anneleri üzülmüş müdür? Yavruları ağlamış mıdır?' diye düşünen tek çocuk olmadığımı da biliyorum. Kurbanlıkların satın alınıp bahçeye bağlandığı zamanlarda bakkala filan giderken ödüm kopardı koyunlarla göz göze gelmekten, göz göze gelince üzülürdüm. 'Yediğin etler de hep o hayvanların etleri ama annem..' derdi annem, yediğim etlerle hiç göz göze gelmedim ki diye düşünürdüm.

Babaannemlerde yenilen öğle yemeğinde, dedem 'Sarı kola içer misiniz çocuklar?' diye sorardı. İçimden kıkırdardım, sevinirdim de. Akşam yemeği için anneannemde toplanıldığında, biriktirdiğim bayram hasılatını kuzenlerimle ve kardeşlerimle yarıştırırdım. En çok parayı hep babam verirdi. Keyiflenirdim. [İnanır mısınız bilmem ama babam bana hala bayram harçlığı veriyor, hem de en çok!]

'Aman eve misafir gelir, bizi bulamaz.' diye kısa sürerdi herkesin bayram ziyareti. Şehir dışından bile akraba gelirdi bayramlaşmaya, hatırlıyorum. Artık gelmiyorlar. Artık şeker için kapıyı çalan çocuklara evde yokmuşuz taklidi yapıyoruz, hatta toplumumuzdan bazı hayvanlar o çocuklara tecavüz ediyor, öldürüyor.

Hala küçük bir çocuk olsaydım mesela, bu gece heyecandan uyuyamazdım. Şimdi yarına 'Oh, okul yok iş yok güç yok, öğlene kadar uyu!' gözüyle bakıyorum. Bu çok acı.

Bayramlar asıl amaçlarını unuttu, o amaçlara ulaşamaya ulaşamaya. Hani sevdiklerimizle bir araya gelirdik, uzun süre görmediğimiz akrabalarımızı görür keyifli sohbetler ederdik, küsler barışırdı, çocuklar sevindirilirdi. Şeker komasına giresiye tatlı ve çikolata yerdik.

Çok özlüyorum ben o şekerli günleri, ne denebilir ki..
Yine de 'keşke büyümeseydim' dedikten hemen sonra, 'iyiki o zamanlarda çocukmuşum da büyümüşüm.' diye düzeltiyorum kendimi. Şimdiki çocuklar, onlar gerçekten çok şanssızlar.
Biz en azından bayramlarda çok mutluyduk.
Diyor Selcandy

5 Kasım 2011 Cumartesi

Hoşça Kal..

Kapalı bir kutusun.Aslında kötü bir inan olmadığını anlamam için epeyce zaman geçti.Önceleri herkesin sana göre davranmasını isteyen bir insan olduğunu sanmıştım.Bundan biraz farklı ve biraz daha iyisin.Ne var ki, Abt değil. O kötü bir 'hasta' olarak nitelendirilebilir.
  Belki onun da üzerinde daha çok düşünülmesi gerekir.
Onun için biraz daha çaba sarf edilmeyi isterdim.Hayır, yanlış olan bir şey var. Hem sonra sizler birbirinizin varlığıyla bir ömür boyu kendinize yetecek bir doygunluk duyabiliyorsunuz. Diğer herkesi dışınızda tutuyorsunuz.Kırıcı oluyor bu, örneğin benim gibiler için.
   O halde neden aramızdasın?
Bilmiyorum. Sanırım bu yaşantınızı sürdürüşünüzü izlemek ilginç geliyor bana.
   Oh, anlıyorum.
Sen sordun.
    Hiçbir şey yok bunda, Jack.Hoşça kal. 'Elimi uzattım; bir anlık şaşkınlıktan sonra'
( belki buruk, alaylı bir şaşkınlık denebilirdi buna) elimi sıktı.

Hoşça kal, Joseph.

30 Ekim 2011 Pazar

Odamdan çıkmak için bir neden bulamam konusunda çok istekliyim ama sadece bir istek olarak kalıyor.Bu bir kural halinde.Tekrar içeri girdiğimde hemen bir neden aramaya koyuluyorum.Dışarı çıktığımda ise uzağa gitmiyorum.Ortalama 2 blok kadar bir çember içinde dolaşıp dönüyorum.Sürekli olarak da tanıdık biriyle karşılaşacağımdan ve şaşkınlıkla bana sorular yönelteceklerinden korkuyorum.Kente inmekten kaçınıyorum.İnmekten kaçınıyorum.İnmek zorunda kaldığım zamanlarda da belli sokaklardan özellikle geçmiyorum.Sanırım okul günlerimden kalma bir duyguyla günün ortasında boş ve tembel tembel sokaklarda gezinmek aykırı geliyor bana.Ama hayat kentte var yaşadığım yer şehirden biraz uzakta...

22 Ekim 2011 Cumartesi

Küçük Prens Dedi Ki

“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım. Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.” 

3 Ekim 2011 Pazartesi


her yeri tırmalıyorum
duvarları, yatağımın daha yeni değişmiş nevresimini, avuçlarımın içini.
tırnaklarımı yememin üzerinden bir hafta geçti mi bilmiyorum.
alışmışım galiba hayatımı haftalara sığdırmaya.
sana bir şeyler anlatmaya çalışmadığım her dakika garipleştiğimi hissediyorum.
yani bu, sen değilsen, içimdeki bu his.
başka ne olabilir ki?
çok alakasız bir başka adamın kokusunu duyuyorum, sonra burnumdan onu da siliyorum,
tekrar hatırlamamak üzere.
- müziği sen mi kapattın?
bu gece oturup sıkıntıdan yıldızları sayıyorum.
kötü alışkanlıklarımın arasında sigaranın olmamasına şaşırıyorum.
sanırım hala biraz küçüğüm.
- biraz mı?
kendime yaptıklarımın hesabını vermeye çalışmıyorum.
bunu yapamayacağımdan eminim, ben kendimi tanıyorum.
kendimi tanıdığımı düşünüyorum.
ya da mesela bu gece kendimi tanıyarak büyüyorum.
hayatımdaki -bu gece-lerin anlamını ben de anlayamıyorum.
ağlıyorum.
bacaklarım uyuşuyor.
aynı şekilde uzun süre oturmaya dayanamıyorum.
aynı cümle üzerinde uzun süre kafa yoramıyorum.
uzun kelimelerden hoşlanmıyorum,
ve kafamdaki bu harflerle güzel paragraflar oluşturamıyorum.
gün doğmak üzere, hala uyumadım.
bu gece uyumayı denemiyorum.
kaçıncı yıldızda kaldığımı unuttum.
benim için sadece üç yıldız vardı.
ortadaki, soldaki ve sağdaki.
bir adamın kafasından kendi adımı bulup çıkartıyorum.
onu hırpalıyorum, ona zarar veriyorum ve bunu yaparken galiba mutlu oluyorum.
hayır.
onu hırpalarken değil, onu severken mutlu oluyorum.
bir adam var ve onun hakkında onu sevmek dışında bir şeyler düşünmediğim sürece,
o adama aşık oluyorum.
bu küçücük odanın içinde gittikçe daha da küçülüyorum.
elim kolum bağlı, hiç bir şey yapamadan durmayı seviyorum,
en azından çektiğim acıdan haz alabiliyorum.
- bazen.
kendimi tanıdığımı düşünüyorum,
bu gece kendimi kendime tanıttığımı düşünüyorum.
nevresimi tırmalıyorum
ve bu gece uyumayı denemiyorum.

2 Ekim 2011 Pazar

Gelme


şarkı

bilmiyorum. artık hayatım sadece ''bilmiyorum'' lafından ibaret.

bazen diyorum ki ''neden böyleyim''

-bilmiyorum

yalnızlığımın bu kadar derine işlemesini anlayamıyorum

çok mu çirkinim çok mu kötü biriyim çok mu iticiyim.

-bilmiyorum

tek istediğim sadece yaşadıklarımın cevabını verebilecek biri.

yok. ''neden?'' diye soruyorum kendime hiç bir cevap veremiyor yalnızlığım.oda bilmiyor çünkü.

yazmaya başlıyorum bende. yarı da kalıyor, olmuyor.

kelimeler yetersiz kalıyor. bunları anlatmam için bir kelimem bile yok.

sonra diyorum ki ''bir gün senin de güvenebileceğin bir adam çıkacak karşına''

bir gün? hangi gün? o gün ne zaman gelicek? hangi adam bana yardım edecek? hangi adam mutlu olmamı sağlayacak?

-bilmiyorum.

sonra eskiyi hatırlıyorum. ne kadar çok hata yaptığımı hatırlıyorum.

birden kendimden nefret ediyorum. kaybetmemem gereken insanları kaybetmişim.

yalnızlığımın derin olması buna bağlı belki de. bazen insanlardan o kadar soyutlanıyorum ki yüzlerine bakamıyorum.

hayal kuruyorum. mutlu olduğumu, aşık olduğumu. yapamayacağımı anlıyorum. çünkü birine bağlanmak bana göre değil.

her zaman kaçıyorum. yapabildiğim tek şey kaçabilmek.

gelme diyorum sonra. ''gelme çünkü ben seni hakketmiyorum'' gelme çünkü seni incitmek istemiyorum.

hoş, gelmiyor ya oda. gelmeyecek.

cevap vermiyor yine yalnızlığım. veremiyor.

üzülüyorum. ''belki'' diyorum ''belki bir gün...''

ama biliyorum ki o ''bir gün'' asla gelmeyecek.

ve tekrar nefret ediyorum kendimden. ne mutlu olabildiğim ne de birini mutlu edemediğim için.

gelme diyorum tekrar. gelme, o kadar yalnızım ki eğer gelirsen seni üzerim.

sana zarar vermek istemiyorum.

artık kendimden nefret etmek istemiyorum.

''gelme''